Eski büyü kitaplarında dünyadaki her türlü kuvvete hâkim olmak için kullanılabilecek formüller, reçeteler vardır: Manda leşini bal tulumu haline getirmekten tutun da cinlerden ordu kurmaya kadar her şeyin formülü. İnsan bunlara baktıkça dünyada ne diye bunca güçlüklere, yoksulluk ve felâketlere katlandığımızı bir türlü izah edemez. Niçin her şeyin uygun formülünü kullanmıyoruz? Bunlar yanlış çıktığı için mi? Hayır. Büyü formülleri hiçbir zaman yanlış çıkmaz, çünkü bunların en azından bir veya iki şartının gerçekleştirilmesine imkân yoktur. Meselâ gökkuşağının altından geçen kızlar erkek, erkekler kız olur, ama hiç kimse bunu başaramamıştır. Herhalde büyü formüllerinin binlerce yıldır insan zihinlerini hep meşgul etmesi, bir türlü vazgeçilmemesi bundan doğuyor: Bütün şartlar yerine gelmiyor ve gelmedikçe ümit sönmüyor. Benim bunlar arasında zihnimi en çok meşgul eden şey (elbette ki çocukluğumda) yarasanın lâdes kemiği ile yapılanıydı. Yarasayı tutup kırk gün kaplumbağa kabuğu içinde kaynattıktan sonra lâdes kemiği suyun yüzüne çıkarsa onu her kime dokundurursanız sizin azatsız köleniz haline gelirdi. Yarasanın anatomisi hakkında hiç bir bilgisi olmayan insanların bu hayali binlerce yıl kendileriyle birlikte taşımalarında şaşılacak bir taraf olmamalı. Ama ben bir gün bu klâsik formüle başvurmadan karşılaştığı herkesi adetâ büyüleyen ve kendine bağlayan bir adam gördüm. Büyük bir sihirbaz karşısında gibiydim. Çünkü büyü bir tarafa, normal hayat şartları içinde böyle bir cazibe sahibi olabilmek için gerekli her şeyi bir araya getirmek de imkânsızdı. Nasıl oluyordu da bu adam dost-düşman, muhalif-muvafık herkesi ilâhî kelâm dinliyormuş gibi bir derûnî teslimiyet halinde bırakıyor, insanlar onun yanında saf aynalar gibi her türlü kir ve pastan arınmış kalıyorlardı? Niçin ona hayran kalmayan bir kişi bile yoktu? Bu sorularıma hâlâ açık-seçik bir cevap bulmuş değilim. Sadece biliyorum ki böyle bir adam tıpkı kuyruklu yıldızlar gibi dünyada çok nadir zamanlarda görülür ve onun karanlık göğümüzde bir an aydınlatıp geçtiği şeyleri görme saadeti de ancak pek az kimseye nasip olurdu. Adı Dündar Taşer olan adamın büyüsünde onun şahsiyetinden gelen pek çok şeyler vardır, ki kendisini görmeyenlere bunları anlatmak imkânsız gibidir. Semamızdan geçerken bize gösterdiği şeylere gelince, onlardan ancak ufak bir kesiti kısaca anlatmaya çalışacağım.
Biz kaybedilmiş bir medeniyetin çocuklarıyız. Bizden evvelki nesiller medeniyet teriminin alışılagelmiş manâsıyla belli bir hayat tarzını, insana ve dünyaya belli bir bakışı temsil ediyorlardı. Bu medeniyetin içine nasıl girdiğimiz ve gelişmesine nasıl katıldığımız uzun bir hikâyedir, ama iyi biliyoruz ki, milletimiz onu kazanırken ciddî bir düşünce şoku bir manevî buhran geçirmiş değildir. Belki de yeni medeniyeti kendi emekleriyle ve kendi şartları içinde geliştirmiş olmaları yüzünden ona hiç yabancılık duymamışlar, kendilerini ezelden onun içinde büyümüş hissetmişlerdi.
En mükemmel şekliyle Osmanlı İmparatorluğu devrinde görülen Türk-İslâm medeniyeti bugünkü nesiller için büyük ölçüde kaybolmuştur. Her şeyden önce, onu temsil eden milletin siyasî ve askerî gücü dış hücumlara karşı koyamaz hale gelmiş, böylece onun maddî dayanağı son derece zayıflamıştır. Fakat bizim bu yenilgi karşısındaki vaziyetimiz mağlûbiyetten daha ötede, yıkıcı bir tavra yol açtı: Bütün suçu kendimizde bulmak ve dolayısıyla her şeyimizi inkâr etmek, kendi kendimize düşman olmak. Bu tavra sosyal psikolojide "saldırganla özdeşleşme" adı verilir. Batılı bize düşman olduğu için devamlı üzerimize saldırmış, biz de mağlûp oldukça içine düştüğümüz zilleti ve hacâleti hazmedebilmek için -tabiî farkında olmadan- saldırgana benzemeyi ve onun gibi kudretli olmayı emel edinmişizdir. İşte bu ayniyet duygusu Batılının baktığı açıya yerleşip kendimize oradan bakmak şeklinde tecelli edince, Türkler kendilerine kendilerinden başka düşman bulamamışlardır.
Bu halin en aşırı bir örneğine Yahudiler'de rastlanır; Yahudiler dışarıdan çok eziyet görüp çok horlandıkları zamanlarda kabahati kendilerine zulmedenlerde değil, Yahudi oluşlarında bulmuşlardır. Böylece Yahudi düşmanlığı yapan zümreler arasına bir de Yahudiler katılmıştır. Bazı ilim adamları, Alman toplama kamplarında birtakım Yahudilerin kendilerim Nazi kamp idarecileriyle bir tutmalarını ve onların safında öbür mahkûmlara karşı cephe almalarını yine aynı psikolojik mekanizma ile izah ederler.
Karşısındakini mutlak haklı, kendini mutlak haksız görmeye kadar varan bu özünü -inkâr ve özünü- tahrip tavrına karşı yapılacak bir tek şey vardı. Bir an için bildiklerimiz ve inandıklarımızdan şüphe etmek, yani modern Batı medeniyetinin temel değerlerinden biri sayılan ve Descartes'in "ilmî şüphe" dediği kritik tavrı takınmak. Neye karşı? Her şeyden önce şu medeniyet dediğimiz hâdise neden ibarettir? Batı medeniyeti gerçekten insanlığın ulaştığı son merhaleyi mi temsil etmektedir? Dünyada görülmüş başka medeniyetlerin insanlık tarihindeki yeri ve önemi nedir? Bir medeniyeti öbürüne tercih ederken neyi esas almamız gerekir veya böyle bir esas bulunabilir mi? Batı medeniyeti Türkler için vazgeçilmez tek yol mudur? Biz eski medeniyetimize karşı çıkmakla neler kazandık, neler kaybettik?
Burada bir noktayı bilhassa belirtmek gerekiyor. Batılılaşma meselesi hakkındaki harcıâlem düşüncelerden biri de yukarıda anlattıklarımıza benziyor. Pek çok kimse eski medeniyetimizi bıraktığımızı, ancak yenisini de benimseyemediğimizi söyler ve asıl problemin Batılılaşmamış olmamızda yattığını iddia eder. Kısacası, aydınlarımızın Batıcı olanları kadar muhafazakâr görünenlerinde de ortaklaşa kabul edilen nokta eski medeniyetimizin yetersizliği, yenisinin ise bir türlü alınamayışıdır. Hâlbuki bizim burada anlatmaya çalıştığımız düşüncede, bizzat bu Batı medeniyeti denen şeyin bir sorguya çekilmesi ve eski medeniyetimizle ilgili harcıâlem görüşleri bir tarafa bırakıp onu yeniden değerlendirme gereği üzerinde ısrarla durulmaktadır. Şimdiye kadar hep önce iman sonra şüphe yolunu tuttuk, şimdi de şüphe ile başlayarak imanı arayalım.
Yukarıda medeniyetle ilgili sorduğumuz soruları bizden önceki nesiller bir ara sorar gibi oldular, fakat Batının ezici gücü onlara fırsat vermedi. Düşünen kafaların büyük çoğunluğu Batının kan ve ateş deryası içinde boğuldular, geride kalanlar ise saldırganla özdeşleşmenin tek kurtuluş çaresi olduğunu düşündüler. İçinde bulundukları şartları hesaba katınca onları anlayışla karşılayabiliriz, ama aradan yıllar geçtikten sonra hâlâ kendimizi tahribe devam etmemiz kadar mânâsız bir şey olamaz. Okumaya alıştığımız kitabı bir an olsun kapatıp başımızı gerçek dünyaya çevirelim ve bu gerçeklerle bizim öğrendiklerimiz, inandıklarımız arasında herhangi bir münasebet bulunup bulunmadığını araştıralım. Bu yol çok çetindir, çünkü peşin hükümlerle ve yerleşmiş kanaatlerle mücadele etmemiz gerekir; öyle ki kendiniz de böyle peşin hükümlere inanmış olabilirsiniz. Ama gerçek aydın zihin tembelliği içinde rahat edecek yerde bu yolu deneyen insandır.
Türkler kendi müesseselerinde mutlak surette değişiklikler yaparak eski kudretlerini kazanmaya karar verdikleri günden itibaren eskilik, yenilik, değişme, modernlik (asrîlik), gerilik, ilerilik, medeniyet ilh. gibi konularda hep Batılı kaynakların verdiği bilgileri öğrendiler ve kafalarını bunlarla doldurdular. Öyle ki artık bu meselelerde yapılan tartışmalar da ancak Batıda örneği görülen ekol çatışmaları çerçevesinde ele alınmaya başlandı. Batıda neleri herkes kabul ediyorsa, biz de ettik, neler tartışılıyorsa bu tartışmada şu veya bu yanı tuttuk. Bunların yanlış olabileceği veya hiç değilse bizim cemiyetimizle pek ilgili olmayacağım kimse düşünmedi. Hâlbuki Batıda medeniyetle ilgili tartışmalar Batı cemiyetinin gelişme seyri ile sıkı sıkıya ilgiliydi ve özellikle Batının on dokuzuncu yüzyılda vardığı noktanın buradaki fikir adamlarınca yorumundan ibaretti. İşte Türk aydınına Batıdan başka medeniyet yoktur, ona dâhil olmayanlar yok olmaya mahkûm iptidaî topluluklardır dedirten ve böylece bizim milletimizi düne kadar barbar bir cemiyet hayatı yaşamış gösteren düşünce tersliğinin esas kaynağı budur.
Bugünkü Batı medeniyetinin ve dolayısıyla bugünkü Batı cemiyetinin insanlığın eriştiği son merhale diye görülmesi, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda Batılı düşünürlerin kafasına kuvvetle yerleşmiş bir fikirden doğuyordu; medeniyet insanlık tarihi boyunca tek çizgili bir yol takip etmiştir ve bu yol daima daha mükemmele doğru olmuştur. Dikkat edilirse geçen yüzyılın bütün büyük doktrin sahiplerinde bu fikir ortaktır, ancak her biri bu tekâmülde esas olan değişme üzerinde farklı fikirlere sahiptirler. Hepimizin bildiği Fransız filozofu Auguste Comte insanlık tarihini her biri öbüründen daha gelişmiş olan zihniyet dönemlerine ayırır ve insanlığın son yüzyılda nihayet ilmî (pozitivist) düşünceye ulaşarak tekâmülünü tamamlamış olduğunu söyler. Ona göre insanın ferdî hayatı da aynı merhaleleri geçirir ve olgun insan artık pozitif düşünceye ulaşmış kimse diye kabul edilir. Marx, bu tekâmülü ilkel komünizmden kapitalizme kadar çeşitli merhaleler halinde görüyor ve tekâmülün komünizmle tamamlanacağını söylüyordu. Ondan önce Hegel tarihi objektif ruh dediği şeyin geçirdiği tekâmül merhaleleri halinde izah etti. Kısacası Batılı düşünürler dünyanın uzak köşelerindeki ilkel toplulukları insanlığın ilk halinin temsilcileri olarak kabul ediyorlar, onlardan itibaren on dokuzuncu yüzyılın Batı Cemiyetine doğru uzun bir çizgi çekiyorlar ve rastladıkları her cemiyeti bu çizginin üzerinde bir yere oturtuyorlardı.
Şu halde Batılı için medeniyet on dokuzuncu yüzyıl Batı cemiyetine hâkim olan kültür unsurlarından ibaretti; demokrasi, lâiklik, ferdiyetçilik, sanayicilik, pozitivizm, ilh. Bunların dışında veya bunlara karşı olan her şey ise ilkellik işareti olarak görülüyordu. Böylece modernleşmenin, ileri olmanın, olgunlaşmanın başlıca göstergesi sayılan bu müesseseler her türlü sosyal reformun da temel değerini teşkil ediyordu. Cemiyetinizi olgun, medeni, ileri bir hale getirmek istiyorsanız medeniyetin son merhalesini temsil eden Batılılarda gördüğünüz müesseseleri alacaksınız. Böylece bir taraftan Avrupa dışındaki ülkelerin aydınları bütün güçleriyle Avrupalıya benzemeye çalışırken, bizzat Avrupa böyle bir düşünce ve hareket tarzını bütün fikriyatıyla destekliyordu. Batılılar gerçekten kendi kudretlerinin yayılmasını medeniyetin yayılması olarak görmüşler, bütün sömürgecilik hareketlerini bile sömürge halkları için bir nimet saymışlardır. Batıda medeniyetin tek bir ilerleme çizgisi üzerindeki son merhale olduğu fikri de o derece kuvvetle yerleşmiştir ki, kapitalizmin karşısında ezilen halkların savunucusu olarak çıkan Karl Marx, büyük sanayi ülkelerinin az gelişmiş memleketleri işgal etmesinin insanlık için faydalı olacağını iddia etmiştir. Çünkü bu sayede o ülkeler de sanayileşerek medeniyetin son merhalesine ulaşacaklar, böylece bütün dünyanın proleterleşmesi kolaylaşacaktır.
Medeniyetin (burada kültür de dâhil olmak üzere geniş mânâda) bir tek olduğu doğru değildir; onun hep ileriye doğru gittiği ve zaman içinde bir sonraki halin bir öncekinden daima daha "ileri"yi temsil ettiği de doğru değildir, daha doğrusu böyle olması için hiçbir zaruret yoktur. Batılılar kendilerini Ortaçağdan uzaklaştırdıkları ölçüde daha mesut ve müreffeh olacaklarını düşünüyorlar, bunun için de sonraki hallerinin evvelki hallerine nisbetle daima daha iyi olduğunu, iddia ediyorlardı. Yani medeniyet ve ilerilik hakkındaki fikirleri onların kendi dâvalarını aksettiriyordu. Fakat biz kuvvetli ile "özdeşleştikten" yani kendimizi onunla bir tuttuktan sonra onun bütün vasıflarına da sahip çıktık. Tıpkı önünde yetişkin modeli olarak babasını gören ve dolayısıyla onun bütün vasıflarını benimseyen çocuklar gibi.
Şu halde bütün mesele bu konularda zihnimize yerleşmiş olan peşin hükümleri atmamıza ve meseleyi yeniden düşünmemize bağlıdır. Bir defa böyle bir zihni tutuma sahip olduktan sonra karşımızdaki problemleri birer birer çözebiliriz.
Eğer medeniyet Batıda görülen kültür malzemesinden ibaret değilse, medeniyetsizlik denince onların zıddını anlamayacaksak, o halde bir Türk medeniyeti de vardır ve başlı başına bir kıymet ifade eder. Üstelik bu medeniyet bizim sosyal karakterimizin eseridir ve onu aksettirir. O zaman Batı medeniyetini red mi edeceğiz diye sorulabilir. Batı medeniyetinin ne reddi ne kabulü söz konusudur. Bizim onunla, ayrı bir medeniyet olarak alışverişimiz olabilir ve bu alışverişten büyük faydalar sağlamayı bekleyebiliriz.
Türkler artık kendi medeniyetlerine yüzlerini dönüp onu bütün teferruatıyla incelemelidirler. Ama bu inceleme yakın zamana kadar hep yapıldığı gibi, Batı medeniyetinin değer hükümleri açısından olmamalıdır. Bizim tarihimizi savunanların pek çoğu maalesef bu tuzağa düşmüşler ve Batıda değer verilen şeyleri Türk tarihinde benzerlerini buldukça atalarımızın ne kadar "ileri" düşünceli olduğunu söylemişlerdir. Türk medeniyetinin kendi başına bir kıymeti bulunduğunu daima hatırda tutmalıyız.
Dündar Taşer'in hareket noktası bu idi. Aradan yıllar geçtikten sonra ben bu fikri ister istemez kendi kafamda kökleşmiş terimlerle, yani sosyal ilimlerin kuru kavramlarıyla ifade etmeye çalışıyorum. Taşer'i bizlerden farklı ve daha değerli kılan şey de herhalde aramızdaki bu farktan ileri geliyor. O ilimci değildi, sanatkârdı. Anlattığı şeylere uzaktan veya tepeden bakmıyor, bizzat yaşıyordu ve etrafındakileri de böyle bir atmosfer içinde yaşatıyordu. Bu bakımdan Taşer bizim yakın tarihimizde en çok Yahya Kemal'e benzer. İşin asıl hayret verici tarafı, Yahya Kemal'in Türk kültür ve medeniyetine ait değerleri kendi hayatında yaşamış, yani o medeniyeti görmüş adam olmasına karşılık, Taşer Türkiye'de Batının nefeslerini her an ensemizde hissettiğimiz bir dönemde doğup büyümüştü. Buna rağmen biz onu dinlerken karşımızda tarih sayfalarından çıkmış bir adam var zannederdik. Bu tarih Türklüğün bütün tarihi idi ve sanki Taşer’in şahsında bize öz halinde sunuluyordu. Onu dinlerken ruhlarımızın yükseldiğini hissediyorduk.
Taşer'in sırrı ne idi? Sırf anlatma kolaylığı sağlaması bakımından egzistansiyalistlerin bir tâbirini kullanacağım. Onlar, kendine yabancılaşma (self alienation) diye bir terim kullanırlar; buna göre insan bazan kendi özünü teşkil eden şeyden uzak, ona yabancı kalır ve bütün hayatı, sebebi anlaşılmayan bir sıla hasreti içinde geçer. Sanki ruh bedenden ayrılmıştır ve beden kaybettiği şeyin ne olduğunu, nerede olduğunu bilmeksizin çırpınır durur. İşte Taşer bu milletin "sebepsiz hüzünleri”nin sebebini gösteriyordu ve onlara öze kavuşmanın verdiği ebedî hazzı tattırıyordu.
Gaziantep'in bir köşesinden böyle bir çocuğun çıkarak şehirde velvele koparıp ruhları tutuşturacak bir güce sahip olması, Türk milletinin engin kudretinin örneklerinden sadece bir tanesidir. Taşer onun mütevazı bir ferdi olmaktan en büyük saadeti duyacak kadar bu milleti seviyordu. Aziz arkadaşımız Ziya Nur bir gün onun için "fena fi'1-mille" tâbirini kullanmıştı. Tıpkı tasavvufun fenafillah mertebesi gibi, Taşer de kendi varlığını millet içinde eritmiş, fakat aynı zamanda içinde eridiği bütünü hakkıyla temsil eder hale gelmişti.
Ölümün bir tatlı tarafı da onun sohbetlerine yeniden kavuşmak olacak. O gün gelinceye kadar kendisine Allah'tan rahmet ve mağfiret dileyelim, ona bol bol bağışladığı faziletten bize de nasib etmesini niyaz edelim.